Tsallaka zuwa abin da ke ciki
Tafsir As-Saadi - Turkish · Al-Ghaafir
Sura ta 40

Al-Ghaafir

Wannan tafsiri ne da wani harshe ba Larabci ba, kamar yadda yake a Quranic Universal Library (QUL, ta Tarteel), wanda aka ɗauka ta kwafin buɗaɗɗen bayanan QUL da spa5k/tafsir_api ke riƙewa. Bayanan QUL ba su faɗi wanda ya rubuta ko ya fassara shi ba, ko wane bugu da aka buga yake bi, kuma ba su bayyana lasisi ga rubutun ba, saboda haka ba a tabbatar da haƙƙin nuna shi ba. Babu wanda ya kwatanta shi da littafin da aka buga, kuma babu malami da ya duba shi. Kowane sashe yana kusa da ayoyin da yake bayani a kansu, waɗanda rubutun Alƙur’ani ne na Tanzil, kamar yadda yake a can. Sabīl bai rubuta ko ɗaya daga cikinsa ba, kuma bai fassara shi ba.

Rubutu dagaQuranic Universal Libraryspa5k/tafsir_apiMITan ɗauka 2026-10-21

Ayoyi 10–12

إِنَّ ٱلَّذِينَ كَفَرُوا۟ يُنَادَوْنَ لَمَقْتُ ٱللَّهِ أَكْبَرُ مِن مَّقْتِكُمْ أَنفُسَكُمْ إِذْ تُدْعَوْنَ إِلَى ٱلْإِيمَـٰنِ فَتَكْفُرُونَ 10 قَالُوا۟ رَبَّنَآ أَمَتَّنَا ٱثْنَتَيْنِ وَأَحْيَيْتَنَا ٱثْنَتَيْنِ فَٱعْتَرَفْنَا بِذُنُوبِنَا فَهَلْ إِلَىٰ خُرُوجٍ مِّن سَبِيلٍ 11 ذَٰلِكُم بِأَنَّهُۥٓ إِذَا دُعِىَ ٱللَّهُ وَحْدَهُۥ كَفَرْتُمْ ۖ وَإِن يُشْرَكْ بِهِۦ تُؤْمِنُوا۟ ۚ فَٱلْحُكْمُ لِلَّهِ ٱلْعَلِىِّ ٱلْكَبِيرِ 12

10- Kâfirlere şöyle seslenilir:“Allah’ın (size olan) öfkesi sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız halde küfre sapıyordunuz.” 11- Derler ki:“Rabbimiz! Bizi iki kere öldürdün, iki kere de dirilttin. İşte günahlarımızı da itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmanın bir yolu yok mu?” 12- Bu (azabın) sebebi şudur: Sadece Allah’a dua/ibadet edildiği vakit siz inkâr ediyordunuz. O’na ortak koşulduğunda da bunu kabul ediyordunuz. Artık hüküm, yalnızca çok yüce ve pek büyük olan Allah’a aittir.

10. Yüce Allah, kâfirlerin karşı karşıya kalacağı rezillik ve rüsvaylığı, dünyaya geri dönmeyi ve ateşten çıkmayı isteyeceklerini, buna karşılık bu işin kendileri için imkânsız olduğu belirtilerek azarlanacaklarını haber vermekte ve şöyle buyurmaktadır:“Kâfirlere” buyruğunun lafzının mutlak (kayıtsız-şartsız) olarak kullanılması, Allah’ı yahut kitaplarını yahut peygamberlerini yahut da âhiret gününü inkâr etmek şeklindeki bütün küfür türlerini kapsaması içindir. Onlar, cehenneme girdiklerinde işledikleri günah ve veballer dolayısı ile bu azabı hak ettiklerini itiraf edecekler ve bundan dolayı da kendi kendilerinden nefret edecekler, kendilerine alabildiğine öfkelenip kızacaklar. İşte o vakit onlara şöylece seslenilecektir: “Allah’ın” size olan “öfkesi, sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür. Çünkü siz, imana çağrıldığınız halde küfre sapıyordunuz.” Yani peygamberler ve onlara uyanlar, sizleri imana davet edip de size karşı hakkı apaçık gösteren delilleri ortaya koyduklarında siz inkâr ettiniz. Allah’ın sizi yaratma sebebi olan imana yanaşmadınız. O’nun geniş ve engin rahmetinin dışına çıktınız. Bu yüzden O da size gazap etti, sizden nefret etti. İşte bu, “sizin kendinize olan öfkenizden elbette daha büyüktür.” Size olan bu öfke ve gazap, üzerinizde süreklidir. O, pek kerim olanın size olan gazabı, artık sizi bulmuş ve siz de nihâyet bu hale varmış bulunuyorsunuz. Bugün mü’minler, Allah’ın rızasına ve mükâfatlarına nail olmuşken, sizler Allah’ın gazabına ve cezasına maruz kaldınız.

11. Bu sözler üzerine dünyaya geri dönüşü temenni eder ve “derler ki: Rabbimiz, bizi iki kere öldürdün” denildiğine göre iki ölümle, ilk ölümü ve iki nefha (Sûr’a üfürüş) arasındaki hali yahut da var edilmeden önceki mutlak yokluk hali ile var olduktan sonraki ölümü kastetmektedirler. “İki kere de dirilttin” buyruğundan kasıt da dünya hayatındaki yaşam ile âhiret hayatıdır. “İşte günahlarımızı da itiraf ettik. Artık (buradan) çıkmanın bir yolu yok mu?” Yani onlar pişmanlıklarını dile getirerek böyle diyecekler. Ancak bunun hiçbir faydası olmayacaktır.

12. Kurtuluşun sebeplerini yerine getirmedikleri için azarlanacaklar ve kendilerine şöyle denilecektir:“Bu (azabın) sebebi şudur: Sadece Allah’a dua/ibadet edildiği vakit” yani O’nun tevhidine, amelin yalnızca O’na halis kılınmasına çağrıldığında ve O’na ortak koşmak yasaklandığında siz bunu “inkâr ediyordunuz.” Bundan dolayı kalpleriniz nefret doluyor ve alabildiğine buğzediyordunuz. “O’na ortak koşulduğunda da bunu kabul ediyordunuz.” Yani sizin bu yere gelip yerleşmenizi, bu dinlenme(!) ve konaklama(!) yerine girmenize sebep olan şey, sizin imanı inkâr, küfre de iman etmenizdir. Sizler dünyada da âhirette de kötülük ve fesat olan şeylere razı oluyordunuz, dünya ve âhirette hayır ve salâh olan şeylerden tiksiniyordunuz. Bedbaht oluşun, zilletin, ilâhî gazaba maruz kalmanın sebeplerini tercih ediyor, kurtuluşun yollarını izlemiyor, zafere ulaşmanın sebeplerine iltifat etmiyordunuz:“Hidâyet yolunu görseler onu yol edinmezler, fakat azgınlığın yolunu görseler hemen onu yol edinirler.”(el-A’raf, 7/147)“Artık hüküm, yalnızca çok yüce ve pek büyük olan Allah’a aittir.” el-Aliy (çok yüce); bütün yönleri ve mutlak anlamı ile yücelik sahibi demektir ki bu, hem zatî yüceliği (kainatın üstünde oluşunu), hem makam yüceliğini hem de kahr-u galebe yüceliğini kapsar. O’nun adaletinin kemâl derecesinde olması, her bir şeyi yerli yerine koyması ve takvâ sahipleri ile günahkârları birbirine eşit tutmaması da makamının yüceliğindendir. el-Kebîr; pek büyük olan anlamındadır. Büyüklüğün, azametin, şan ve şerefin hem isimlerinde hem de sıfatlarında ve fiillerinde söz konusu olduğu, her türlü âfetten, kusur ve eksiklikten münezzeh olan zat demektir. Hüküm, yalnız O’nun olduğuna ve O, sizin ebedi kalışınıza dair hüküm verdiğine göre artık O’nun hükmü ne başkası ile değiştirilir, ne de O’nda bir değişiklik yapılır.