Taa-Haa
Wannan tafsiri ne da wani harshe ba Larabci ba, kamar yadda yake a Quranic Universal Library (QUL, ta Tarteel), wanda aka ɗauka ta kwafin buɗaɗɗen bayanan QUL da spa5k/tafsir_api ke riƙewa. Bayanan QUL ba su faɗi wanda ya rubuta ko ya fassara shi ba, ko wane bugu da aka buga yake bi, kuma ba su bayyana lasisi ga rubutun ba, saboda haka ba a tabbatar da haƙƙin nuna shi ba. Babu wanda ya kwatanta shi da littafin da aka buga, kuma babu malami da ya duba shi. Kowane sashe yana kusa da ayoyin da yake bayani a kansu, waɗanda rubutun Alƙur’ani ne na Tanzil, kamar yadda yake a can. Sabīl bai rubuta ko ɗaya daga cikinsa ba, kuma bai fassara shi ba.
Rubutu dagaQuranic Universal Libraryspa5k/tafsir_apiMITan ɗauka 2026-10-21
قَالُوا۟ مَآ أَخْلَفْنَا مَوْعِدَكَ بِمَلْكِنَا وَلَـٰكِنَّا حُمِّلْنَآ أَوْزَارًا مِّن زِينَةِ ٱلْقَوْمِ فَقَذَفْنَـٰهَا فَكَذَٰلِكَ أَلْقَى ٱلسَّامِرِىُّ 87 فَأَخْرَجَ لَهُمْ عِجْلًا جَسَدًا لَّهُۥ خُوَارٌ فَقَالُوا۟ هَـٰذَآ إِلَـٰهُكُمْ وَإِلَـٰهُ مُوسَىٰ فَنَسِىَ 88 أَفَلَا يَرَوْنَ أَلَّا يَرْجِعُ إِلَيْهِمْ قَوْلًا وَلَا يَمْلِكُ لَهُمْ ضَرًّا وَلَا نَفْعًا 89
87- Dediler ki:“Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden caymadık. Fakat biz, o (kıpti) kavmin zinet eşyasından birtakım ağırlıklar yüklenmiştik de onları (ateşe) attık. Aynı şekilde Sâmirî de attı.” 88- Derken Samiri, onlara böğüren bir buzağı heykeli yaptı. Dediler ki:“Bu, hem sizin ilâhınızdır, hem de Mûsâ’nın ilâhıdır. Ama o unuttu.” 89- Onun hiçbir sözlerine karşılık veremediğini, onlara gelecek bir zararı önleyemediği gibi bir fayda da sağlayamadığını görmüyorlar mıydı?
87-88. Yani onlar, Mûsâ’ya şöyle demişlerdi: Biz bu işi kasten ve kendi tercihimizle yapmadık. Bu işi yapmamıza iten sebep şudur: Biz o kıpti kavmin, bizde ödünç bulunan zinet eşyasından dolayı günah işlemiş olacağımızdan çekindik. Zira nakledildiğine göre İsrailoğulları kıptilerden çok miktarda ödünç zinet eşyası almışlardı. Mısır’dan çıktıklarında bu süs eşyaları beraberlerinde idi. Mûsâ, yanlarından ayrıldığında bu zinet eşyalarını -geri döndüğünde bu hususta görüşünü almak üzere- bir araya getirip toplamışlardı. Sâmirî, Firavun ve kavminin suda boğuldukları gün -ileride geleceği üzere- Rasûlün/Cebrail’in atının ayak izini görmüştü. Nefsi ona onun izinden bir avuç almaya teşvik etti. Bu aldığı bir avuç toprağı bir şeyin üzerine bıraktı mı canlanıveriyordu. Bu, onun için bir imtihan idi. İşte Sâmirî bu sayede “onlara böğüren bir buzağı heykeli yaptı.” Sâmirî ve ona uyanlar diğerlerine dediler ki: “Musa, Rabbini aramaya gitti; halbuki onun Rabbi işte buradadır. Ama o, onu unuttu.”
89. Bu sözleri ise anlayışsızlıklarından ve kıt akıllılıklarından kaynaklanmaktadır. Çünkü onlar daha önce cansız bir varlık iken böğürüveren bu garip buzağıyı gördüklerinde onu yerin ve göklerin ilâhı zannediverdiler. “Onun” buzağının “hiçbir sözlerine karşılık veremediğini” konuşamadığını, onlara tek bir söz söylemediği gibi onların da ona söylediklerini anlayamadığını ve “onlara gelecek bir zararı önleyemediği gibi bir fayda da sağlayamadığını görmüyorlar mıydı?” Çünkü ibadet, kemale ve kemal derecesinde kelam ve fiillere sahip olana yapılır. Halbuki o buzağı, kendisine ibadet edenlerden bile daha aşağı bir durumda idi. Çünkü onlar, konuşabiliyor, bazı işleri -Yüce Allah’ın onlara vermiş olduğu güç sayesinde- yapabiliyor, fayda sağlayabiliyor ve zararları önleyebiliyorlardı.