EMR-İ Bİ'L- MA'RÛF VE NEHY-İ ANİ'L- MÜNKER
Wannan fassara ta mai fassararta ce, ba ta Sabīl ba. Ana nuna ta kamar yadda tushenta ya bayar, a matsayin rubutu na kanta a ƙarƙashin kowane littafi da kanun labaran mai fassarar kanta: ba ta tsaya layi-layi kusa da Larabci ba, kuma tana ɗauke da kurakuran kwafin da aka karanta ta. Sabīl ba ta duba ta da Larabci ba, kuma babu malamin da ya duba ta.
Fassarar Ali Arslan (the file says it was arranged on the basis of his translation)İhyâ-i Ulûmi'd-DînAn karanta daga islamilimleri.coman ɗauka 2026-10-21
Abin da tushen ya faɗa game da ita: The file's last line: "KAYNAK: Ali Arslan'ın Tercümesi esas alınarak düzenleme yapılmıştır." It names no publisher, editor or year of its own, and its text carries the misreadings of a scanned copy.
1 Giriş
Kitaplara ancak Allah'a hamd ile başlanır. İkrâmı ve cömertliği vasıtasıyla nimetler veren Allahü teâlâ'ya hamdolsun. Salât ve selâm, peygamberlerin efendisi, Allah'ın râsûlû ve kulu Muhammed'e, onun tertemiz âline ve ashâbına olsun.
Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker (İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak) dinin en büyük temeli ve dayanağıdır. Allahü teâlâ'nın bütün peygamberlerini, devam ettirmesi için gönderdiği biricik önemli meselesidir. Eğer bu vazife yapılmazsa, ilmi ve ameli dumura uğrarsa, kesinlikle peygamberlik vazifesi muattal olur, diyânet temelinden yıkıma uğrar. Başıboşluk hâkim olur ve dalâlet yayılır. Cehâlet alabildiğine dağılır. Fesad, insanların iliklerine kadar işler. Yırtık oldukça genişler, memleketler harap ve kullar helâk olurlar. Fakat helâk olduklarını ancak kıyâmet gününde anlarlar. Olmasından korktuğumuz şey (maalesef) olmuştur! İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn (Biz Allah'tan geldik ve Allah'a dönücüleriz) . Zira bu büyük temelin çalışması ve ilmi yıkıma uğramış, hakîkat ve âdeti tamamen ortadan kalkmıştır! Dolayısıyla halka yağcılık kalpleri kaplamış, Yaratıcının murâkebesi ve mülâhazası kalplerden tamamen silinmiş. İnsanlar nefislerinin hevalarına ve şehvetlerine, akılsız hayvanlar gibi, daldıkça dalmıştır. Yeryüzünde Allah için hiçbir kınayıcm kınamasından perva etmeyecek doğru bir Mü'min pek nadir kalmıştır. Bu bakımdan bu boşluğun kapatılması için gayret sarfeden, bu gediği kapatmaya çalışan, bu uğurda ya çalışma yönünü üzerine alan veya bu çalışmayı infaz ve tatbik etmeyi taahhüd ve tekeffül eden, bu yıkıma uğramış sünneti yenileyen, onun ağır yükünü omuzuna alan ve onu ihyâ etmek hususunda çalışma ve gayretten geri kalmayan bir kimse, bütün insanların arasından zamanın öldürdüğü bir sünneti ihyâ etmek için seçilmiş bir kul, yüceliğinin yanında yakınlık dereceleri pek küçülen, yaklaştırıcı bir dereceyi seçmiş bulunuyor. Biz bu bahsi dört bölümde izaha çalışacağız.
19-1
Birinci Bölüm: Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker in farziyeti ve fazileti İkinci Bölüm: Rükünleri ve şartları Üçüncü Bölüm: Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'in yolları ve âdeten yapılan münkerler Dördüncü Bölüm: Sultanlara emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'de bulunmak
2 Emr-i bi'l-Ma'ruf ve Nehy-i an'il-Münker'in Farziyeti
Emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münkerin farz olduğunu ve faziletini aklı selim sahipleri onaylamış ve ümmet üzerinde icma etmiş olmakla birlikte, bu esasa ayet ve hadîsler de işaret etmektedirler.
Ayet-i Kerimeler
İçinizden insanları hayra çağıracak, iyiliği emredecek, kötülükten alıkoyacak bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir. (Âl-i İmrân/104)
Bu ayette emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker in farziyeti bildirilmektedir. Çünkü Allahü teâlâ'nın 'veltekün' sözü bir emirdir. Emrin zâhiri ise farziyet ifade eder. Aynı zamanda ayette, Müslümanların kurtuluşlarının emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker yapmalarına bağlı bulunduğu ciheti de beyan edilmiştir. Çünkü Allahü teâlâ hasr yaparak şöyle buyurmuştur: 'Ve ülâike hümül müflihûn' (İşte ancak onlar kurtuluşa erenlerdir) . Ayette emri bi'l ma'ruf ve nehyi an'il münker'in farzı ayn değil farzı kifâye olduğu ciheti de beyan edilmiş ve bir cemaatin bu vazifeyi yapması halinde o cemaatin diğer fertlerinin boynundan mesuliyetin kalktığı da açıklanmıştır. Çünkü Allahü teâlâ, ayette 'hepiniz iyiliği emrediciler olunuz' dememiştir. 'İçinizden bir topluluk insanları hayra çağırsın' demiştir. O halde bir fert veya bir cemaat bu vazifeyi yerine getirirse, cemiyetin diğer fertlerinden sorumluluk düşer. Allahü teâlâ, 'kurtuluş'u, bu vazifeyi bilfiil yapanlara tahsis etmiştir. O halde eğer bütün halk, bu vazifeyi yapmayıp ihmal ederse, gelen tehlike bütün cemiyeti kasıp kavuracaktır. Hele imkânı olup da bu vazifeyi ihmâl edenler, şeksiz ve şüphesiz gelecek olan felâkete mâruz kalacaklardır.
’Ama hepsi bir değildir. Kitap ehli içinde, gece saatlerinde ayakta durup Allah'ın ayetlerini okuyarak secdeye kapanan bir topluluk da vardır. Onlar, Allah'a ve âhiret gününe inanırlar, iyiliği emreder, kötülükten menederler; hayır işlerine koşuşurlar. İşte onlar iyilerdendir. ’ (Âl-i İmrân/113–114)
Dikkat edilirse, Allahü teâlâ, bu ayeti celîlede mücerret olarak Allah'a ve son güne îman etmekten ötürü onların salih olduklarına şahitlik yapmamış, aksine bu imana iyiliği emretmek ve kötülüklerden vazgeçirmek hususunu da eklemiştir.
Erkek ve dişi bütün Mü'minler birbirlerinin yardımcılarıdır. İyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar. Namazı gereği üzere kılarlar. Zekâtı verirler. (Tevbe/71)
Bu ayette
Allahü
teâlâ, Mü'minleri 'iyiliği emrederler, kötülükten alıkoyarlar' diye vasıflandırmaktadır. Bu bakımdan bu vasfa sahip bulunmayan kimse, bu ayette vasıflandırılan 'müslüman' cemaatinin dışında kalır.
’İsrailoğulları'ndan kâfir olanlara hem Dâvud'un, hem de Meryem oğlu isa'nın diliyle lânet olundu. Bunun sebebi; isyan etmeleri ve hakkın sınırını aşmış olmalarıydı. Onlar birbirlerini yaptıkları kötülükten alıkoymazlardı. Gerçekten ne kötü iş yapıyorlardı!’ (Mâide/78–79)
Bu hüküm, şiddetin en sonudur. Zira Allahü teâlâ, kötülükleri önlemeyi terk ettiklerinden dolayı lâneti hak ettiklerini beyan buyurmaktadır.
‘Siz insanlar için meydana çıkarılmış en hayırlı bir ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülükten alıkoyarsınız. ’ (Âl-i İmrân/11O)
Bu ayeti celîle 'iyiliği emretmek' ile 'kötülüğü önlemenin faziletine işaret eder; zira Allahü teâlâ, Müslümanların böyle yaptıkları için, en hayırlı topluluk olduklarını beyan buyurmaktadır. ‘Artık onlar, edilen nasihatleri unutunca, biz de kötülükten alıkoyanları kurtardık. Zulmedenleri ise, çıkardıkları fesatlar yüzünden, şiddetli bir azap ile yakaladık. ’ (A'raf/165)
Allahü teâlâ, 'onların kötülüğü önledikleri'nden ötürü 'kurtuluş' tan istifade ettiklerini beyan buyurmaktadır ve bu ilâhî beyan kötülüğü önlemenin farz olduğuna işaret eder.
‘Onlar o Mü'minlerdir ki, eğer kendilerini yeryüzünde iktidar mevkiine getirirsek, namazı kılarlar, zekâtı verirler, iyiliği emrederler ve kötülükten alıkoyarlar. ’ (Hac/41)
Allahü teâlâ, bu ayeti celîlede, namaz kılmayı ve zekât vermeyi, 'iyiliği emretmek' ve 'kötülüğü yasaklamakla eşit tutmuştur.
’İyilik etmek ve fenalıktan sakınmak hususunda birbirinizle yardımlaşın. Günah işlemek ve haddi aşmak üzerinde yardımlaşmayın. ’ (Mâide/2)
Bu ayetteki emir kesin bir emirdir. Yardımlaşmanın mânâsı 'yardımlaşmayı teşvik ediniz, hayır ve hasenat yollarını kolaylaştırınız, şerrin yollarını kapatınız' demektir. Düşmanlık yolları ise, imkân nisbetinde kapatılmaya çalışılır.
’Rabbanilerin ve hahamların, onları günah söz söylemekten, haram yemekten menetmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür!’ (Mâide/63)
’Sizden önceki nesillerden akıllı kimselerin (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan menetmeleri gerekmez miydi? Fakat onlar arasından, ancak kendilerini kurtardığımız pek az kişi böyle yaptı. Zulüm yapanlar ise kendilerine verilen refahın ardına düştüler ve hep 'mücrim' günahkâr oldular. ’ (Hud/116)
Allahü teâlâ, bu ayetinde bozgunculuğu yasaklayan az bir grup hariç, onların hepsini helâk ettiğini bildirmektedir.
‘Ey Mü'minler! Adâleti tam yerine getirerek Allah için şahitlik edenler olun, kendinizin yahut ana ve babanızla, yakın akrabanızın aleyhinde bile olsa. . . ’ (Nisa/135)
Bu, anne, baba ve yakınlar için 'iyiyi emretmek' demektir.
’Onların fısıldaşmalarının çoğunda hayır yoktur. Ancak sadaka vermeyi veya bir iyilik etmeyi yahut da insanların arasını düzeltmeyi emreden müstesnadır. Kim de bu işleri Allah'ın rızasını arıyarak yaparsa, biz ona âhirette büyük bir mükâfat vereceğiz. ’ (Nisa/114)
’Eğer Mü'minlerden iki grup çarpışırlarsa, hemen aralarını düzeltin. Eğer onlardan biri (Allah'ın hükmüne razı olmayarak) ötekine saldırırsa, o vakit tecavüz edenle, Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşın. ’ (Hucurât/9)
Çarpışanların arasını düzeltmek; zulmü yasaklamak ve tâata çevirmek demektir. Eğer karşı taraf bunu kabûl etmezse, Allahü teâlâ onunla çarpışmayı emrederek şöyle buyurmuştur: 'O vakit saldıranla Allah'ın emrine dönünceye kadar savaşınız'. (Hucurât/9) Bunun mânâsı, kötülüğü önlemek ve yasaklamaktır.
2. Hadîsler
Hazret-i Ebû Bekir okuduğa bir hutbede şöyle der:
‘Ey insanlar! Siz şu ayeti okuyor ve tam aksine yorumluyorsunuz:
Ey îman edenler! Nefislerinizi düzeltmek, üzerinize borçtur. Siz düzelip doğru yolda bulunduktan sonra yolunu şaşıranlar size zarar veremez. (Maide/105)
Oysa ben Hazret-i Peygamberden şunları dinledim: 'Günah işleyen bir kavmin içinde o günahları yasaklayacak güç ve kuvvette bir kimse varsa buna rağmen yasaklamazsa, Allahü teâlâ'nın nez-i ilahîsinden bütün onları kapsayan bir azabın gelmesi onlar için pek yakındır'. (1)
Yukarıdaki ayetin (Maide/105) tefsiri sorulduğunda, Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur:
Ya Ebû Sa'lebe! İyiliği emret! Kötülükten alıkoy! İtaat edilen bir cimriliği, arkasından gidilen bir hevayı, seçilen bir dünyayı ve her fikir sahibinin görüşüne güvendiğini gördüğün zaman, sadece kendini kurtarmaya bak! Halk tabakasının durumunu oluruna bırak! Muhakkak sizin arkanızda kapkaranlık gecenin parçaları gibi fitneler vardır. O fitneler içerisinde sizin üzerinde bulunduğunuz inancın benzerine sımsıkı yapışan bir kimse için sizden elli kişinin ecri kadar ecir vardır. 'Ey Allah'ın Rasûlü! Onlardan elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır değil mi? ('Sizden' ibaresi yanlışlıkla mı kullanıldı?) ' diye sorulduğunda, Hazret-i Peygamber şöyle buyurmuştur: 'Hayır! Sizden elli kişinin sevabı kadar sevabı vardır. Çünkü onlar hayrı işlemek hususunda bir yardımcı bulamazlar'. (2)
Rubutu dagaOpenITICC BY-NC-SA 4.0Shamela 9472an ɗauka 2026-10-21
Wannan shi ne rubutun Larabci na Iḥyāʾ ʿUlūm al-Dīn na al-Ghazālī kamar yadda yake a tarin OpenITI, daga kwafin Shamela na bugun Dār al-Maʿrifa. Babu wanda ya kwatanta shi da littafin da aka buga ko rubutun hannu, kuma babu malamin da ya duba shi. Tarin ya ce a wasu shafuka wani ɓangare na rubutun ya ɓace kuma bayanan gefen mai gyara sun gauraye da rubutun; dukansu ana nuna su kamar yadda suke. An yi alama inda shafukan bugun suka ƙare. Fassarorin na masu fassararsu ne; kowace an karanta ta daga kwafin da aka ambata tare da ita kuma ana nuna ta a matsayin rubutu na kanta a ƙarƙashin kowane littafi da kanun labaranta: babu ɗaya da aka jera layi-layi tare da Larabci, Turancin Karim ya taƙaita littafin kamar yadda mai fassararsa ya ce, kuma kowace tana ɗauke da kurakuran kwafin da aka karanta ta. Sabīl ba ta fassara komai ba, ba ta duba kowace fassara da Larabci ba, kuma babu malamin da ya duba ko ɗaya.