Langsung ke konten
Kitab 38 · Ihya Ulumuddin
Kitab 38 · Türkçe

MURÂKABE VE MUHÂSEBE

Terjemahan ini milik penerjemahnya, bukan milik Sabīl. Ia ditampilkan sebagaimana sumbernya memberikannya, sebagai teks tersendiri di bawah setiap kitab dengan judul-judul penerjemah sendiri: ia tidak berdiri baris demi baris di samping teks Arab, dan membawa cacat salinan yang menjadi sumbernya. Sabīl tidak memeriksanya terhadap teks Arab, dan tidak ada ulama yang menelaahnya.

Diterjemahkan oleh Ali Arslan (the file says it was arranged on the basis of his translation)İhyâ-i Ulûmi'd-DînDibaca dari islamilimleri.comdiambil 2026-10-21

Yang dikatakan sumber tentangnya: The file's last line: "KAYNAK: Ali Arslan'ın Tercümesi esas alınarak düzenleme yapılmıştır." It names no publisher, editor or year of its own, and its text carries the misreadings of a scanned copy.

1. Giriş

Her nefsi yaptığıyla, her azayı işlediğiyle murâkabe eden, kalplerin gizli köşelerinde vâki olan hâdiselere muttali olan, kullarının kalbinde kıpırdananı hesaba çeken Allah'a hamdolsun! O Allah ki O'nun ilminden hareketli ve hareketsiz, yerde ve göklerde olan zerre miktarı birşey kaybolmaz. O Allah ki gizli de olsa, işlerin çoğundan ve azından, açığından ve gizlisinden kulunu hesaba çeker.

O Allah ki ne kadar küçük olarsa olsun kullarının ibadetlerini kabul etmekle onlara lütûfta bulunur. O Allah ki ne kadar çok olursa olsun kullarının günahlarını affetmekle onlara ikramda bulunur. Her nefis hazır ettiğini bilsin, daha önce ve sonra gönderdiğini görsün diye kullarını hesaba çeker. Dolayısıyla nefis dünyada murâkabe ve muhasebeye yapışmasaydı kıyâmet arasatında şakî olup helâk olacağını anlar. Mücâhede, muhasebe ve murâkabeden sonra, eğer Allah; az sermayesini kabul etmek lütfunda bulunmasaydı, muhakkak mahrum olup zarar ederdi.

Nitekim bütün kulları kapsayan, rahmeti dünya ve âhirette bütün mahlukları içerisine alan Allah ortaktan münezzehtir. Bu bakımdan O'nun fazlının nefhalarıyla kalpler îmanı kabul etmek için genişlediler. Tevfîkinin bereketiyle azalar, ibadetlerle bağlanıp edeplendiler. Güzel hidayetiyle kalplerden cehaletin karanlıkları sökülüp atıldı. O'nun yardımıyla şeytanın hileleri kesildi. O'nun inayetinin lütfuyla hasenelerin kefesi günahların kefesine galip geldi. O'nun kolaylaştırmasıyla ibadetlerin kolaylaşan kısımları kolaylaştılar. Bu bakımdan vermek, mükâfat, uzaklaştırmak, yaklaştırmak, saîd ve şakî yapmak O'ndan gelir.

Salât ve selâm peygamberlerin efendisi Hazret-i Muhammed'in (aleyhisselâm), sâfîlerin efendileri olan âlinin, muttakîlerin önderleri olan ashâbının üzerine olsun!

Allahü teâlâ şöyle buyurmuştur:

Kıyâmet günü için adalet terazileri kurarız. Hiç kimse en ufak bir haksızlığa uğramaz. Yapılan amel bir hardal danesi kadar da olsa onu getirir (tartıya koyarız) . Hesap gören olarak biz kâfiyiz. ! (Enbiya/47)

Kitap (ortaya) konulmuştur. Suçluların onun içindekilerden korkarak 'Eyvah bize! Bu kitaba ne oluyor (günahlarımızdan) küçük büyük bırakmayıp hepsini toplamış!' derler. Yaptıklarını hazır bulmuşlardır! Rabbin kimseye zulmetmez. (Kehf/49)

Bir gün Allah onların hepsini diriltir de yaptıklarını kendilerine haber verir. Allah saymış, onlar ise bunu unutmuşlardır. Allah herşeye şahiddir. (Mücadele/6)

O gün insanlar ayrı ayrı gruplar halinde çıkarlar ki yaptıkları kendilerine gösterilsin. Artık kim zerre miktarı bir hayır işlemişse, onun mükâfatını görür, kim de zerre miktarı bir kötülük işlemişse onun cezasını görür. (Zilzal/6-8)

Sonra herkese kazandığı tamamen verilecek ve onlara asla haksızlık yapılmayacaktır.

(Bakara/281)

O gün her nefis, yaptığı her hayrı hazır bulacaktır; işlediği her kötülüğü de. . . O kötülükle kendisi arasında uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah sizi kendisinden sakındırıyor. (Âl-i İmrân/30)

Biliniz ki Allah, içinizden geçeni bilir! O'ndan sakının ve bilin ki Allah çok bağışlayıcıdır! (Bakara/235)

Basiret sahipleri Allahü teâlâ'nın kendilerini murâkabe ettiğini ve gelecekte hesaba çekeceğini anladılar. Kalplerine gelen vesveselerin ve düşüncelerin zerresinden dahi hesaba çekileceklerdir. Bu tehlikelerden ancak nefsi muhasebe etmeye devam etmekle ve doğru murâkabeyle kurtulabileceklerini kesin olarak anladılar. Nefsi nefesler ve hareketlerde sorguya çekmek, düşünce ve fikirlerde muhasebe etmekle kurtulurlar. Bu bakımdan hesaba çekilmezden önce nefsini hesaba çekenin kıyâmette hesabı hafifler. Soru sorulacağı gün cevabı hazır olur. Dönüş yeri güzel olur. Kim nefsini hesaba çekmezse onun hasret çekmesi devam eder. Arasat'ta beklemeleri oldukça uzar. Günahları onu mahrumiyet ile öfkeye sürükler.

Bu, basiret sahiplerine keşfolunduğunda bildiler ki onları bu durumdan ancak Allah'a ibadet etmek kurtarır. Allah onlara sabır ve nöbet bekleme emrini verdi.

Ey îman edenler! Sabredin, direnin. Savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allah'tan korkun ki felâh bulasınız. (Âl-i İmrân/200)

Bu bakımdan basiret sahipleri nefislerini önce muâşeret (şartlaşma) sonra murâkabe (gözetmek) , sonra muhâsebe (hesaba çekmek) , sonra muâkabe (cezalandırma) , sonra mücâhede ve sonra muâtebe (kınamak) ile nöbetleşmeye zorladılar. Onlar için murâbete altı makam oldu. Bu makamları izah etmek, hakikatini, faziletini ve oradaki amellerin tafsilatını beyan etmek gerekir. Muhasebenin de esasını belirtmek lâzımdır. Fakat her muhasebe bir şart ve murâkabeden sonradır. Zarardan hemen sonra muâtebe ve murâkabe gelir. Bu bakımdan biz bu makamların izahını yapalım. Tevfîk ancak Allah'tandır!

38-1 2. Murâbete'nin Birinci Makamı Olan Müşârete

Tüccarların hesap tutmaları, kârın selâmeti içindir. Tüccar ortağından yardım talep eder, ona sermayesini teslim ettikten sonra onunla hesaba oturur. İşte tıpkı bunlar gibi akıl da âhiret yolunda tüccar gibidir. Onun maksadı ve kârı nefsin rezaletten arınmasıdır. Çünkü onun kurtuluşu ancak nefsin arınmasına bağlıdır.

Nefsini temizleyen kurtulmuş, onu alçaltan da ziyana uğramıştır. (Şems/9-10)

Nefsin kurtuluşu ancak salih amellerle mümkündür. Bu ticaret hususunda akıl, nefisten yardım talep eder; zira nefsi, nefsin temizlenmesi hususunda kullanır. Tıpkı tüccarın ortağından ve malında ticaret hizmetkârından yardım talep etmesi ve ortağından, hesap sorması gibi. . .

Öyle ise önce ortakla anlaşması, sonra da gerektiğinde hesap sorması gerekir. Akıl da bunun gibi, önce nefisle anlaşma yapar, nefse yapması gerekenleri bildirir. Onu kurtuluş yollarına irşad edip o yollarda gitmesi için ona kesin emir verir. Sonra bir an bile onu murâkabe etmekten gâfil olmaz; zira eğer nefsi ihmal ederse, nefisten ancak hainlik ve iflas görür. Tıpkı hain bir kölenin fırsat bulduğunda ve tek başına malı yönettiğinde yaptığı gibi. . . Muamele bittikten sonra, daha önce ileri sürdüğü şarta göre hareket etmeyi nefisten istemeli ve bu yönde nefsi hesaba çekmelidir; zira bu öyle bir ticarettir ki kârı; peygamberler (aleyhisselâm) ve şehidlerle beraber en yüce cennet olan sidret'ül münteha denilen makama varmaktır.

Bu bakımdan bu hususta nefisle inceden inceye hesap yapmak, ticaretteki hassasiyet ve incelikten daha çok ihtimamı gerektirir. Oysa dünya kârları, âhiret nimetine nisbetle hiç denilecek kadar azdır. Sonra dünya nasıl olursa olsun neticesi yokluktur. Devam etmeyen bir hayırda hayır yoktur. Hatta devam etmeyen bir şer, devam etmeyen bir hayırdan daha hayırlıdır; zira devam etmeyen şer kesildiğinde, onun kesilişinden ötürü bir sevinç olur. Devam etmeyen hayır kesildiğinde ise üzüntü kalır. Nitekim şair şöyle der; Benim katımda üzüntünün en şiddetlisi, sahibinin kendisinden gideceğini bildiği bir sevinçteki üzüntüdür!

Bu bakımdan Allah'a ve son güne îman eden her tedbirli kulun, nefsini hesaba çekmesi, hareketlerinde ve düşüncelerinde nefsi sıkıştırması farzdır; zira hayatın her nefesi değer biçilmez bir cevherdir. O cevher ile nimeti ebediyyen tükenmeyen hazinelerden biri satın alınır. Bu bakımdan bu nefesleri zayi etmek veya helâki gerektiren mevzulara sarfetmek büyük bir zarardır, korkunç bir harekettir. Akıllı bir kimsenin nefsi böyle bir harekete razı olmaz. Öyleyse kul sabahladığında ve sabahın farzını edâ ettiğinde bir saatlik zamanı nefsiyle hesaplaşmaya tahsis etmelidir.

Nitekim tüccar bir kimse ticaret malını ortağına teslim ettikten sonra aralarındaki şartı konuşmak için sâkin bir yer bulur. Bu bakımdan kul nefsine şöyle demeli: 'Hayatımdan başka sermayem yok! Hayatım yok olunca sermayem yok olmuş demektir. O zaman hem ticaretten, hem de kârdan ümit kesilir. Bu yeni günde de Allahü teâlâ bana yaşama imkânını vermiştir. Ecelimi bir gün daha tehir etmiş ve onu bana bir nimet olarak lütfetmiştir. Eğer beni öldürseydi, beni sâlih amel işlemek için bir tek gün dünyaya göndermesini temenni edecektim. O halde, ey nefsim! Öldüğünü, sonra dünyaya geri gönderildiğini düşün de sakın bugünü boşa geçirme! Zira nefeslerin herbiri değer biçilmez bir cevherdir. Ey nefis! Bil ki gün ve gece yirmi dört saatten ibarettir'.

Nitekim haberde şöyle vârid olmuştur:

Kul için her gün ve her gecede, birbirine sırt vermiş yirmi dört hazine yayılır. O yirmi dört hazineden biri kul için açılır. Kul onu o saatte işlemiş olduğu hayırlarından nûr ile dolu olarak müşahede eder. Dolayısıyla cebbâr olan sultanın nezdinde vesilesi bulunan o nûrların görünmesiyle müjdelenir, sevinir ve feraha kavuşur. Öyle bir şekilde sevinir ki eğer sevinci cehennem ehline tevzi edilse, onlar ateşin yakmasını hissettikleri halde o sevgi onları âdeta sarhoşa çevirir. O kul için ikinci bir hazinenin kapısı açılır. Onu simsiyah ve leş kokan bir şekilde görür. O hazinenin karanlığı onu kaplar. O da Allah'a isyan ettiği saattir. Dolayısıyla onu öyle bir korku sarar ki eğer o korku, cennet ehline taksim edilse, cennetin nimetlerini onlara zehir zakkum yapardı. Ona boş olan, içinde ne sevindirici, ne de korkutucu birşey bulunmayan diğer bir hazinenin kapısı açılır. O da yatmış olduğu veya gaflete daldığı veya dünyanın mübah olan şeylerinden biriyle meşgul olduğu saattir. Onun boş olmasından üzüntü duyar. Bunun zararından ona öyle bir üzüntü isabet eder ki tıpkı büyük kâr elde etmeye gücü yettiği halde ihmal eden ve elden kaçıran bir kimseye isabet eden üzüntü gibidir. Bunun ne büyük bir üzüntü ve ne büyük bir zarar olduğu sana yeter de artar! İşte böylece, hayatı boyunca vakitlerinin hazineleri kendisine arzolunur'. 1

Dolayısıyla kendi kendine der ki: 'İşte bugün hazineleri değerlendirmeye, mülkünün sebepleri olan o hazineleri boş bırakmamaya dikkat et de çalış! Tembellik ve istirahata meyletme ki başkalarının elde etmiş olduğu İlliyyîn dereceleri senin elinden kaçmasın! Bu takdirde cennete girsen dahi yakanı bırakmayacak bir hasret kalır. Bu bakımdan zararın elem ve üzüntüsü her ne kadar ateşin eleminden az ise de çekilmez bir elemdir'.

Bir kişi şöyle demiştir: 'Günahkârın bağışlandığını zannetme! Acaba iyilik yapanların sevabı onun elinden kaçmamış mıdır?' O bu sözüyle zarar ve hasrete işaret etmektedir.

Toplantı günü için sizi bir araya getirdiği gün, işte o aldanma günüdür. (Teğabün/9)

Buraya kadar söylediğimiz şeyler, kişinin nefsine vakitler hakkında yaptığı tavsiyedir. Sonra yedi azası hakkında ona yeniden bir nasihat etmelidir. O azalar şunlardır: Göz, kulak, dil, mide, tenasül aleti, el ve ayak.

Onları nefsine teslim etmelidir; zira o azalar, bu ticaret hususunda, onun nefsinin hizmetçileridir. Bu ticaret tamamlanır. Cehennemin yedi kapısı vardır. O kapıların herbiri için taksim olunmuş bir parça vardır. O kapılar bu azalarla Allah'a isyan edenler içindir. Bu nedenle bu azaları günahlardan sakındırmayı nefsine tavsiye etmelidir.

Göz Göz mahremi olmayan bir kimsenin yüzüne veya bir müslümanın avret yerine veya bir müslümana hakaret gözüyle bakmaktan korumalıdır. Hatta her fuzulî şeyden de korumalıdır. Çünkü Allahü teâlâ, fuzulî konuşmalardan da sorumlu tutacaktır.

Gözünü haram bakıştan çevirdiğinde bununla kanaat edip durmamalıdır. Onu kârı olan şey ile meşgul etmelidir. O kâr da gözün kendilerine bakması için yaratıldığı şeylere bakmasıdır. Bu da ibret gözüyle Allah'ın sanatının acaipliklerine, başkası kendisine uyması için hayırlı amellere, Allah'ın kitabına ve Hazret-i Peygamber'in sünnetine bakmak, istifade etmek için ilâhî hikmetin kitablarını incelemek için bakmaktır. İşte azaların her biri hakkında nefsine bu şekilde durumu açıklamalıdır. Hele dili ve midesi hakkında daha da dikkatli olmalıdır.

Dil Dil tabii olarak serbesttir. Harekette ona bir zorluk yoktur. Gıybet etmek, yalan söylemek, iftirada bulunmak, nefsi tezkiye etmek, halkı ve yemekleri kötülemek, lanet okumak, düşmanlara beddua etmek, cedelleşmek gibi hareketlerde dilin suçu pek büyüktür.

Dilin âfetleri bahsinde zikrettiğimiz gibi, dili bunlara benzer daha başka konularla da meşgul etmek büyük bir suçtur. Dil zikir yapmak, hatırlatmak, öğrenme ve öğretmeyi tekrar etmek, Allah'ın kullarını Allah'ın yoluna irşad edip insanların arasını ıslah etmek ve diğer hayırlı şeyler için yaratılmış olmasına rağmen bütün bu âfetlerin tehlikesi ile karşı karşıyadır. Öyleyse nefsine zikrin haricinde bütün gün dilini kıpırdatmamayı şart koşmalıdır. Bu bakımdan Mü'minin konuşması zikir, bakışı ibret, susması tefekkürdür. O bir söz söylediğinde onun yanında hazır bir murakıb (gözetleyici) vardır.

Mide Mide'yi oburluğu terketmeye zorlamalıdır. (Helâlden az yemeyi, şüphelilerden çekinmeyi, şehvetlerden uzak durmayı ve zaruret miktarıyla kifayet etmeyi itiyat hâline getirmelidir. Eğer bunlardan birine muhalefet ederse, şehvetleriyle elde etmiş olduğundan daha fazlasını elinden almak, onu midenin şehvetlerinden menetmek suretiyle cezalandırmalar. Böylece nefsine bütün azaları hakkında şart (lar) koşmalıdır. Bunların tafsilatını sayıp dökmek uzun sürer. Azaların günah ve sevapları gizli değildir.

Sonra yirmi dört saatte bir tekrar edilen ibadetler hakkında nefse nasihat etmelidir. Sonra nefsin çokça yapmaya güç yetirdiği ibadetler hakkında tavsiyede bulunmalıdır. Onların tafsilatını, keyfiyetini ve sebepleriyle beraber nasıl bulunması gerektiğini sormalıdır. İşte bunlar birtakım şartlardır ki insan her gün bunlara muhtaçtır. Fakat insan nefsine birkaç gün bunu şart koşmayı âdet edip nefsi alıştırırsa, nefis de bütün bu şartları îfa hususunda ona itaat ederse artık bu hususlarda nefisle yeniden pazarlığa oturmaktan müstağni olur. Eğer nefis bunların bir kısmında ona itaat ederse, geri kalan kısım için yeniden anlaşma yapmak gerekir. Fakat şahıs hergün yeni bir meseleden, yeni bir hükmü olan yeni bir olaydan kurtulamaz. Allahü teâlâ'nın bu hususta kişi üzerinde hakkı vardır. Dünya işlerinden valilik, tüccarlık, müderrislik gibi birşeyle meşgul olan bir kimsenin boynunda bu hak daha da fazlalaşır; zira Allah'ın hakkını gerektiren ve kişiyi ona muhtaç eden yeni bir olayın vukûu pek nadirdir. Bu bakımdan o olayda doğru hareket etmeyi nefsine şart koşması gerekir. Olay sırasında hakka teslim olmak, ihmalkârlığın zararından nefsini sakındırmak, inatçı olan ve efendisinden kaçmış köleye nasihat edildiği gibi nefse de öyle nasihat gerekir. Zaten nefis, tabii olarak ibadetlerden kaçıp serkeşlik yapar, kulluktan uzaklaşmak ister. Fakat ona nasihat etmek ve kendisini edeplendirmek onda müsbet tesir bırakır. Hatırlat! Çünkü hatırlatmak, Mü'minlere menfaat verir! (A'lâ/9)

İşte bu ve bunun yerine geçen hareketler, nefisle olan rabıta makamının ilkidir. Bu, amelden önce nefsi hesaba çekmektir. Nefsi hesaba çekmek bazen amelden sonra, bazen de sakındırmak için amelden önce olur.

40 dari 547
Teks Arab
كتاب المراقبة والمحاسبة وهو الكتاب الثامن من ربع المنجيات من كتاب إحياء علوم الدين

Teks dariOpenITICC BY-NC-SA 4.0Shamela 9472diambil 2026-10-21

Ini adalah teks Arab Iḥyāʾ ʿUlūm al-Dīn karya al-Ghazālī sebagaimana ada dalam korpus OpenITI, dari salinan Shamela atas edisi Dār al-Maʿrifa. Tidak ada yang membandingkannya dengan buku cetak atau manuskrip, dan tidak ada ulama yang menelaahnya. Korpus itu menyebut bahwa di beberapa halaman sebagian teks hilang dan catatan kaki penyunting bercampur dengan teks; keduanya ditampilkan apa adanya. Halaman edisi cetak ditandai di tempat berakhirnya. Terjemahan-terjemahannya milik para penerjemahnya; masing-masing dibaca dari salinan yang disebutkan bersamanya dan ditampilkan sebagai teks tersendiri di bawah setiap kitab dengan judul-judulnya sendiri: tidak satu pun disejajarkan baris demi baris dengan teks Arab, terjemahan Inggris Karim meringkas kitab sebagaimana dikatakan penerjemahnya, dan masing-masing membawa cacat salinan yang menjadi sumbernya. Sabīl tidak menerjemahkan apa pun, tidak memeriksa terjemahan mana pun terhadap teks Arab, dan tidak ada ulama yang menelaahnya.